EgitimTube.Net
Would you like to react to this message? Create an account in a few clicks or log in to continue.

EgitimTube.Net


 
AnasayfaAramaLatest imagesKayıt OlGiriş yap

 

 Mucizelerin En büyüğü

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Darq_phschopat
Admin
Admin



Zodyak Oğlak Mesaj Sayısı : 655
çin astrolojisi Yılan
Kayıt tarihi : 01/10/09
Yaş : 34
celebimutfak.com

Mucizelerin En büyüğü Empty
MesajKonu: Mucizelerin En büyüğü   Mucizelerin En büyüğü Icon_minitimeC.tesi Şub. 06, 2010 4:03 pm

Soru: Peygamber efendimizin mucizelerinin en büyüğü nedir?
CEVAP
Kur’an-ı kerimdir. Bugüne kadar gelen bütün şairler, edebiyatçılar,
Kur’an-ı kerimin nazmında ve manasında aciz ve hayran kalmışlardır. Bir
âyetin benzerini söyleyememişlerdir. İ’cazı ve belagati insan sözüne
benzemiyor. Yani, bir kelimesi çıkarılsa veya bir kelime eklense,
lafzındaki ve manasındaki güzellik bozuluyor. Bir kelimesinin yerine
koymak için, başka kelime arayanlar bulamamışlardır. Nazmı Arap
şairlerinin şiirlerine benzemiyor.

Geçmişte olmuş ve gelecekte olacak nice gizli şeyleri haber
vermektedir. İşitenler ve okuyanlar, tadına doyamıyorlar. Yorulsalar
da, usanmıyorlar. Okuması veya dinlemesi, sıkıntıları giderdiği sayısız
tecrübelerle anlaşılmıştır. İşitenlerden kalblerine dehşet ve korku
çökenler, bu sebepten ölenler bile görülmüştür. Nice azılı İslam
düşmanları, Kur’an-ı kerimi dinlemekle, kalbleri yumuşamış, imana
gelmişlerdir. İslam düşmanlarından ve muattala, melahide ve karamita
denilen müslüman ismini taşıyan zındıklardan Kur’an-ı kerimi
değiştirmeye, bozmaya ve benzerini söylemeye çalışanlar olmuş ise de
hiçbiri, arzularına kavuşamamıştır.

Bütün ilimler ve tecrübe ile bulunamayacak güzel şeyler ve iyi ahlak ve
insanlara üstünlük sağlayan meziyetler ve dünya ve ahiret saadetine
kavuşturacak iyilikler ve varlıkların başlangıcı ve sonu hakkında
bilgiler ve insanlara faydalı ve zararlı olan şeylerin hepsi Kur’an-ı
kerimde açıkça veya kapalı olarak bildirilmiştir. Kapalı olanlarını,
erbabı anlayabilmektedir.

Semavi kitapların hepsinde, Tevrat’ta, Zebur’da ve İncil’de bulunan
ilimlerin ve esrarın hepsi Kur’an-ı kerimde bildirilmiştir. Kur’an-ı
kerimde mevcut ilimlerin hepsini ancak Allahü teâlâ bilir. Çoğunu
sevgili Peygamberine bildirmiştir.

Kur’an-ı kerimi okumak çok büyük bir nimettir. Allahü teâlâ, bu nimeti
Habibinin ümmetine ihsan etmiştir. Melekler bu nimetten mahrumdurlar.
Bunun için, Kur’an-ı kerim okunan yere toplanıp dinlerler. Bütün
tefsirler, Kur’an-ı kerimdeki ilimlerden çok azını bildirmektedirler.
Kıyamet günü, Peygamber efendimiz minbere çıkıp Kur’an-ı kerim
okuyunca, dinleyenler bütün ilimlerini anlayacaklardır.

Mucize olarak onlara Kur’an yetmez mi?
Kur’an-ı kerim misli olmayan büyük bir mucizedir. Aşağıda beyan
edeceğimiz gibi, içinde en derin ilmi ve fenni bilgiler, bütün dünyada
bugüne kadar yapılmış medeni kanunlara numune teşkil edecek ilmi ve
hukuki esaslar, eski tarihe ait birçok bilinmeyen malumat, insanlara
verilebilecek en büyük ahlak esasları, nasihatler, dünya ve ahiret
hakkında en mantıki izahat esasları ve bunlara benzer, o zamana kadar
hiçbir kimsenin bilmediği, bilemediği, tasavvur bile edemediği hususlar
vardır. Bunlar, kimsenin söyleyemeyeceği yüksek bir ifade ile beyan
edilmiştir.

Peygamber efendimiz ümmi idi. Yani kimseden bir şey okumamış,
öğrenmemiş, hiç bir şey yazmamıştı. Âyet-i kerimede mealen buyuruluyor
ki:
([Ey Muhammed “aleyhisselam”! Bu Kur’an-ı kerim sana indirilmeden önce] Sen daha önce bir kitaptan okumuş ve elinle de onu yazmış değildin. Eğer öyle olsaydı bâtıla uyanlar şüpheye düşerlerdi.) [Ankebut 48]
[Müşrikler, Kur’an-ı kerimi, başkasından öğrenmiş veya önceki semavi
kitaplardan almış derlerdi. Yahudiler de, Onun vasfı Tevrat’ta ümmi
olarak bildirilmiştir, bu ise ümmi değil diye şüpheye düşerlerdi.]

Kur’an-ı kerim, Allahü teâlâ tarafından vahiy edilen muazzam bir eserdir. Şimdi bunu tetkik edelim:
Bir yeni peygamber zuhur edince, onun etrafında toplanan halk, ondan
mucizeler bekler. Gerek Musa aleyhisselam, gerek İsa aleyhisselam
peygamberliklerini ispat etmek için mucizeler göstermek zorunda
kaldılar. Hakikatte bu mucizeler, ancak Allahü teâlânın emir ve
müsaadesi ve yaratması ile meydana geldi. Bizim gibi insan olan
Peygamberler, kendiliklerinden mucize yapamazlar. Mucize, ancak Allahü
teâlâ tarafından yaratılır. Peygamberler ancak, Allahü teâlânın
yarattığı mucizeleri insanlara gösterirler.

Allahü teâlâ, Peygamber efendimize en büyük mucize olarak (Kur’an-ı
kerimi) vahiy etmiştir. Kur’an-ı kerim, mucize olduğu muhakkak olan en
büyük kitaptır. Halbuki insanlar, Muhammed aleyhisselamdan, semadan bir
kitap indirilmesini veya bir dağı altuna çevirmesini istiyorlardı.
Âyet-i kerimelerde mealen buyuruluyor ki:
(“Ona Rabbinden (başkaca) mucizeler indirilmeli değil miydi?” derler. [Ey habibim] Sen onlara de ki, mucizeler Rabbimin katındadır. [Allahü teâlânın kudreti ve iradesi ile olur. Ne zaman ve nasıl isterse öyle yaratır. Bunları yapmak benim elimde değildir.] Doğrusu ben ancak Onun azabını size tebliğ edici, haber vericiyim. Kur’an gibi bir kitabı sana indirmiş olmamız, onlara [mucize olarak] yetmez mi? Elbette inanan kavim için, onda rahmet ve ibret vardır.) [Ankebut 50,51]

O halde, Muhammed aleyhisselamın en büyük mucizesi, Kur’an-ı kerimdir.
(Bu Allah kitabı değildir, onu Muhammed yazmıştır) diyebileceklere
karşı da, Allahü teâlâ, yukarıda meal-i şerifini bildirdiğimiz, Ankebut
suresinin kırksekizinci âyetinde cevap vermiştir. Böyle şüphelere mahal
bırakmamıştır.

Allahü teâlâ, Muhammed aleyhisselamın ümmi, yani okuma yazma öğrenmemiş
olduğunu bildirmiş ve bu sebepten Kur’an-ı kerimin ancak Allahü teâlâ
tarafından vahiy edilebileceğinin anlaşılmasını dilemiştir.

Allahü teâlâ, Nisa suresinin 82. âyetinde mealen, (Hâlâ Kur’an
üzerinde gereği gibi düşünmeyecekler mi? Eğer Allah’tan başkasından
gelmiş olsaydı, onda birçok tutarsızlık bulurlardı) buyurulmuştur.
Allah kelamı olmadığını öğrendiğimiz bugünkü (Kitab-ı mukaddes)de,
Tevrat ve İncillerde pek çok ihtilaflar vardır. Bu da, bunların
asılları bozularak sonradan, insan eliyle yazılmış olduklarını ispat
etmektedir.

Şimdi, Kur’an-ı kerimin büyük bir mucize olduğunu beraber görelim.

Bir kitabın mucize olması için, onun çok belagatli bir lisanla yazılmış
olması, kimsenin o zamana kadar bilmediği, duymadığı hakikatleri,
hikmetleri ortaya koyması ve eserin hiçbir kimsenin yapamayacağı bir
tarzda tertip edilmiş bulunması lazımdır.

Kur’an-ı kerimin lisanının belagati hakkında çok misal verilmiştir. Bu
husus, esasen bütün dünya tarafından kabul edilmiştir. Kur’an-ı kerimin
belagatini inkâr eden tek insan yoktur.

Kur’an-ı kerimde, o zamana kadar hiç bilinmeyen hususlar zikredilmiş midir? Bunu tetkik edelim:

Bugün dünyamızın nasıl meydana geldiği hakkında büyük ansiklopedilerde ve fen adamlarının kitaplarında şu malumat vardır:

(Milyarlarca sene evvel, bütün kâinat [Evren] bir tek parçadan ibaret
idi. Bu tek parçanın ortasında birdenbire büyük bir infilak oldu ve bu
tek parça birçok parçalara ayrıldı. Parçaların her biri başka bir
cihete doğru gidiyordu. Nihayet, bu parçaların bazıları birbirleriyle
birleşerek muhtelif seyyareler [gezegenler] ve ayrı ayrı galeksiler
[saman yolları], güneşler ve peykler [aylar] meydana getirdiler. Artık
Fezada [uzayda] bu ilk patlamaya karşı bir mukavemet kalmadığından, bu
seyyareler ve uydular ve bunların içinde bulundukları galeksiler fezada
kendi mahreklerinde [yörüngelerinde] devr etmeye [dönmeye] ve yüzmeye
devam ettiler. Dünya, içinde güneşin de bulunduğu bir galeksidir.
Kâinatta sayılamayacak kadar çok galeksiler vardır. Kâinat, gittikçe
genişleyen bir manzume [sistem]dir. Galeksiler yavaş yavaş dünyadan
uzaklaşmaktadır. Çünkü, Kâinat, genişlemektedir. Bir kere, süratleri
ziyanın süratine varırsa, artık öteki galeksileri görmemize imkan
kalmayacaktır. Şimdiden, daha kuvvetli teleskoplar yapmaya mecburuz.
Zira, bir müddet sonra, onları göremiyeceğimizden korkmaktayız)
diyorlar.

Kendileri ile görüştüğümüz fen adamlarına, (Bu neticeye ne zaman vasıl
oldunuz?) dediğimiz zaman, (Şöyle böyle 50-60 seneden beri, bütün dünya
fen adamları bu kanaatlerde birleşmiştir) demektedirler. 50-60 sene,
dünya hayatında çok kısa bir fasıladır.

Şimdi hemen bu hususta âyet-i kerimelerde ne buyurulduğuna bakalım:
(İnkâr edenler, gökler ve Erd küresi birbirlerine yapışık iken onları ayırdığımızı bilmezler mi?) [Enbiya 30]

(İnkâr edenlere bir delil de, gecedir. Biz, ondan gündüzü sıyırıp
çekeriz de onlar karanlıklara gömülürler. Güneş, kendisi için
belirlenen yerde akar (döner.) [Yasin 37,38]

Demek oluyor ki, Allahü teâlâ, fen adamlarının ancak 50-60 sene evvel
meydana çıkarabildikleri dünyanın yaratılışını bundan tam 1400 sene
evvel insanlara bildirmiştir.

Şimdi yine fen adamlarına dönelim:
Biyologlar: (Bugün hayatın nasıl meydana geldiğini şöyle açıklıyoruz:
Dünyanın ilk havasında amonyak, oksijen ve karbonik asit vardı.
Yıldırımların tesirleri ile bunlardan amino-asitler meydana geldi.
Milyarlarca sene evvel, ilk defa su içinde protoplazma husule geldi.
Bunlardan ilk amibler meydana çıktı. Hayat suda başladı. Sudan karaya
çıkan canlılar, havadan amino-asitleri alarak proteinli bünyeler
meydana getirdiler. Görüldüğü gibi, bütün canlılar sudan gelmektedir ve
ilk canlılar suda teşekkül etmiştir) diyorlar.

Şimdi, âyet-i kerimelerde ne buyurulduğuna bakalım:
(İnkâr edenler, bütün canlıları sudan yarattığımızı bilmezler mi?) [Enbiya 30]

(İnsanı sudan [meniden] yaratarak erkek ve kadın akrabalar yapan Allah’tır.) [Furkan 54]

(Yerin yetiştirdiklerinden, insanların kendilerinden ve henüz
mahiyetini bilmedikleri şeylerden bütün çiftleri yaratan Allahü teâlâ
her türlü ayb ve noksandan münezzehdir.) [Yasin 36]

Burada, nebatatı ve hayvanatı tetkik edenlere ve bunların yanında (Bilmedikleri şeyler) buyurarak,
insanların ancak zamanla ve yavaş yavaş bulabildikleri, atom enerjisi
gibi, yeni kaynakları inceleyen ilim adamlarına imalar, işaretler
vardır. Nitekim âyet-i kerimede mealen buyuruluyor ki:
(Gökleri ve yerleri yaratması, renklerinizin ve lisanlarınızın ayrı olması, Onun varlığının âyetlerinden [işaretlerinden]dir. Doğrusu burada âlimler [anlayış sahipleri] için ibret vardır.) [Rum 22]

Demek oluyor ki, (lisan ve renk farklarında) henüz bizim bugün daha
bilemediğimiz bazı incelikler vardır. Bunlar zamanla meydana çıkacaktır.

Şimdi, dünyanın sonu hakkındaki malumatımızı tetkik edelim. Fen
adamları, (Dünyanın muhakkak sonu gelecektir. Nitekim, kâinatta bazen
bir seyyare parçalanıp ortadan kaybolmaktadır. Bizim tetkiklerimize
göre, dünyamız, önceden kat’i olarak hesap edemediğimiz bir zaman
sonra, muvazenesini kaybederek param parça olacaktır) demektedirler.
Halbuki bunu Kur’an-ı kerim bize 1400 sene evvel bildirmiştir. Âyet-i
kerimelerde mealen buyuruluyor ki:
(Yer dehşetle sarsıldıkça sarsıldığı, yeryüzü ağırlıklarını dışarıya çıkardığı zaman.) [Zilzal 1,2]

(Size, [varlığına ve birliğine delalet eden] âyetlerini,
mucizelerini gösteren, size gökten rızk indiren Odur. Bu âyetlerden,
işaretlerden Allah’a inananlardan başkası ibret almaz.) [Mümin 13]

Buradaki (gökten rızk indiren) tâbiri, çok kereler Musa
aleyhisselam ve kavmi, çölde yolunu kaybettiği zaman, gökten inen
(Kudret helvası) denilen ve bugün de susuz yerlerde peyda olan Manna
adlı şekerli maddeyi işaret olabilir denilmiştir. Halbuki bu açıklama
yanlıştır. Tefsir kitaplarında, âyet-i kerimedeki (Size gökten rızk indiren) mealindeki kısım, (Size gökten rızkınızın sebebi yağmur ve gayrilerini [kar, rutubet] indiren Allahü teâlâdır) şeklinde tefsir buyurulmuştur. Çünkü Allahü teâlâ, bizim rızkımızı hakikaten semadan indirmektedir.

Bunu biraz izah edelim. Bugün, en büyük fen adamları, dünyada
albüminlerin, proteinlerin nasıl meydana geldiğini şöyle izah
etmektedir: (Yağmurlu günlerde yıldırım ve şimşeklerin tesirleri ile
havadaki oksijen ve azot birleşerek renksiz azot monoksit gazını
meydana getirmekte, bu gaz tekrar oksijenle birleşerek, turuncu renkli
azot dioksid, diğer taraftan yine yıldırım ve şimşeklerin tesiri ile
havadaki rutubet ve azottan, amonyak meydana gelmektedir. Azot dioksid
ise, rutubetin tesiriyle nitrik aside dönüşmekte, bu sefer nitrik asit
ile amonyak, yine havada bulunan karbonik asitle birleşerek amonyum
nitrat ve amonyum karbonat hasıl olmakta, meydana gelen bu tuzlar,
yağmurla yer yüzüne inmektedir. Yer yüzünde bu tuzlar toprakta bulunan
kalsiyum tuzları ile birleşerek kalsiyum nitratı meydana getirmekte, bu
tuz da nebatat [bitkiler] tarafından mass edilerek [emilerek] onların
yetişmesine sebep olmaktadır. Bu nebatatı yiyen insanlarda ve
hayvanlarda, o maddeler muhtelif proteinlere, [ki bunların arasında
albüminler de vardır] tehavvül etmekte ve bu hayvanların etlerini,
sütlerini, yumurtalarını yiyen insanları beslemektedir.)
O halde, insanların rızkı, Kur’an-ı kerimde bildirilmiş olduğu gibi, semadan gelmektedir.

Şimdi bir de Musa aleyhisselam zamanında tanrılık iddiasında bulunan Firavun’un, (ibret için) ne olduğuna bakalım:
“(Ey Firavun!) Senden sonra geleceklere ibret olman için, bugün
senin bedenini (cansız olarak) kurtaracağız. İşte insanlardan bir çoğu,
hakikaten âyetlerimizden gafildirler.” [Yunus 92]

Firavun, eski Mısır hükümdarlarına verilen isimdir. Mısır’a hakim olan
26 firavun sülalesi vardı. Her sülalede çeşitli firavunlar asırlarca
hükümdarlık etti. Musa aleyhisselam zamanındaki firavun, tanrılık
iddiasında bulundu. Kendisine secde etmeyenlere ve Musa aleyhisselama
inananlara işkence ve zulümler yaptı. Bu firavun dört yüz sene yaşamış,
bir defa baş ağrısı görmemişti. Eğer bir defa başı ağrısaydı, bu
saygısızlık hatırına gelmezdi.

Musa aleyhisselam, Mısır’a gelip Firavunu dine davet etti. Firavun
kabul etmedi. Yanındaki veziri Hâmân’a sordu. O da; “Musa, büyük
sihirbazdır. Bizi aldatıp, memleketimizi elimizden almak istiyor.”
dedi. Böylece Firavunun imana gelmesine mani oldu ve iman eden hanımı
Âsiye’nin de şehid olmasına sebep oldu.

Musa aleyhisselamın mucizelerine Firavun inanmadı, kâfirlerin suları
kan oldu, kurbağa yağdı, cilt hastalıkları oldu. Üç günlük karanlık
devam etti. Firavun bu mucizeleri görünce korktu. Musa aleyhisselam ile
inananların Mısır’dan gitmesine izin verdi. Sonra Firavun bu iznine
pişman oldu. Askerlerle arkasına düştü. Kızıldeniz’in Süveyş kısmında
askerleri ile birlikte boğuldu.

Firavunun, Musa aleyhisselama ve ona inanan kimselere karşı yaptığı
işler hakkında Bekara, Kasas, Tâhâ, Şuarâ, Tahrim, Gâfir (Mü’min),
A’râf, Yunus, Zuhruf, Duhan, İsrâ, Sâffât, Ankebut surelerinde bilgi
verilmektedir.

Üç bin seneden fazla bir zaman önce ölen bu Firavunun cesedi,
mumyalanmış olarak değil, ibret-i âlem için mumyasız olarak
korunmuştur, tam bir ibret vesikası olarak vücudu hiç bozulmamış,
etleri çürümemiş ve tüyleri dahi dökülmemiş şekilde ve secde eder
vaziyette bulunmuştur. Firavunun bozulmamış bu cesedi şimdi Londra’daki
British Museum’da teşhir edilmektedir.

Son olarak, Kur’an-ı kerimin Muhammed aleyhisselamın en büyük mucizesi
olduğuna dair, herkesin bildiği bir olayı, bir hakikati burada tekrar
hatırlatalım:

Müslümanlığı tercih edenlerin arasında denizaltı araştırmaları ile
bütün dünyanın yakından tanıdığı, dünyanın en meşhur denizaltı
kâşiflerinden Fransız ilim adamı Kaptan Kusto yer alıyor.

Televizyonda yayınlanan Yaşayan Deniz programı ile
okyanusların sırlarını bir bir gözler önüne getiren Kaptan Kusto, İslam
dinini tercih etmesine asıl sebep olan vak’anın, Atlas Okyanusu ile
Akdeniz sularının birbirine karışmadığını tespit ettikten sonra, bunun
1400 sene önce dünyaya indirilen Kur’an-ı kerimde beyan buyurulduğunu
görmesi olduğunu bildirdi.

Kaptan Kusto, İslam dinini tercih etmesine sebep olan hadiseyi şöyle anlattı:
(1962 senesinde Alman ilim adamları, Aden körfezi ile Kızıldeniz’in
birleştiği Mendeb boğazında, Kızıldeniz’in suyu ile Hind Okyanusunun
suyunun birbirine karışmadığını bildirmişlerdi. Biz de, Atlas Okyanusu
ile Akdeniz’in sularının birbirine karışıp, karışmadığını tetkik etmeye
başladık. Evvela, Akdeniz’in kendine has sıcaklığı, tuzluluğu ve
kesâfeti ile ihtiva ettiği canlıları tespit ettik. Aynı tetkikatı Atlas
Okyanusunda tekrarladık. İki su kütlesi binlerce seneden beri
Cebelitarık boğazında birleşiyordu. Bu vaziyette, iki su kütlesinin
karışması ile tuzluluk, kesâfet gibi unsurların birbirlerine müsavi,
hiç olmazsa yakın olması icap ediyordu. Halbuki, her iki denizin en
yakın kısımlarında bile deniz suyu kendi hassasını koruyordu. Yani, iki
denizin birleşme noktasında bir su perdesi iki deniz suyunun birbirine
karışmasına mani oluyordu. Bu hâli anlattığım [İslamiyet'i seçerek
müslüman olan] Profesör Maurice Bucaille, bunda şaşılacak bir şey
olmadığını, İslam’ın kudsi kitabı Kur’an-ı kerimin bunu açık bir
şekilde yazdığını söyledi. Hakikaten bu hâl Kur’an-ı kerimde
açıklanıyordu. Bunu öğrenince Kur’an-ı kerimin (Allahü teâlânın kelamı)
olduğuna inandım. Hak din olan İslamiyet’i seçtim.)

Birbirine karışmayan iki denizin bulunduğu hususunda birkaç âyet-i kerime vardır:
(Birinin suyu tatlı ve susuzluğu giderici, diğerinin ki tuzlu ve acı
iki denizin arasına bir engel, aşılamaz bir serhat koyan Odur.) [Furkan 53]

(İki deniz, birbirine bitişik iken, [Rabbinizin koyduğu engel ile] birbirine karışmaz.) [Rahman 19, 20]

(....iki deniz arasına perde koyan...) [Neml 61]

(İki denizden biri tatlıdır, harareti keser, içimi kolaydır. Diğeri de tuzludur, boğazı yakar.) [Fatır 12]

Yukarıdaki bilgileri, (Kur’an-ı kerimde bildirilen şeyler, fen
bilgilerine uymuyor, Muhammed “aleyhisselam” arkadaşlarıyla kendi
yazdı) diyenlere cevap olarak yazıyoruz.

İslam âlimleri, tefsir ilminin mütehassısları, âyet-i kerimeleri,
zamanlarındaki fen bilgilerine göre tefsir etmişlerdir. Biz burada,
Kur’an-ı kerimin her asırdaki fen bilgilerine uygun olduğu gibi, en
yeni keşiflere de muvafık olduğunu göstermek istiyoruz. Her âyet-i
kerimenin birçok, hatta sonsuz manası vardır. Çünkü, Allahü teâlânın
bütün sıfatları gibi, kelam sıfatı da sonsuzdur. Bu manaların hepsini,
ancak Kur’an-ı kerimin sahibi, yani Allahü teâlâ bilir. Bunların çoğunu
sevgili Peygamberine bildirmiştir. Bu mübarek Peygamberi de, münasip
gördüklerini Eshabına haber vermiştir. Yukarıda verdiğimiz malumat, o
manalar deryasından birkaç damla olabilir kanaatindeyiz.

Şimdi biz, bütün bu fen adamlarına, (Acaba bu hakikatleri bundan tam
1400 sene evvel, okuma yazma öğrenmemiş olan bir zat düşünebilir
miydi?) diye soracak olsak, onlar: (Böyle şey olur mu? Bugün, bu
hakikatlere varmak için, insanlar sayısız kitaplar okumuşlar, sayısız
tecrübeler yapmışlar ve ancak asırlardan sonra, bu hakikatlere
varmışlardır. Bu tecrübeleri yapabilmek için, uzun seneler okumak,
muazzam laboratuvarlar kurmak, birçok hassas aletleri hazırlamak ve
kullanmak icap eder) diyeceklerdir.

O halde, okuma yazma öğrenmemiş olan ve tamamen cahil bir muhitte
yetişen bir zatın, böyle muazzam ilmi hakikatleri kendiliğinden bulup
ortaya koyması düşünülebilir mi? Elbette ki düşünülemez. O halde,
Kur’an-ı kerimin Muhammed aleyhisselam tarafından yazıldığı iddiasını
yapmak hiçbir bakımdan doğru değildir. Bugün, birçok gayretlerden
sonra, elde edilen hakikatleri bize 1400 sene evvel bildiren bir kitab,
ancak Allahü teâlânın Kitabı olabilir. Böyle muazzam bir kudret, insanlarda olamaz. Ancak Allahü teâlâda
vardır. Yukarıdaki hususları dikkat ile okuyan herkes, buna
inanacaktır. Buna inanmamak taassup, inatçılık ve cahillik olur.
Muhammed aleyhisselam Kur’an-ı kerim surelerini neşr ederken, ancak
Allahü teâlânın kendisine vahiy ettiği sözleri nakil ediyor, bunları O
da, diğer insanlarla birlikte öğreniyordu.

Resulullah efendimiz hakkında, bütün dünyanın ancak hürmet duyduğunu ve
mutaassıp birkaç papazdan başka hiç kimsenin aleyhinde hiçbir söz
söylemediğini bir kere daha tekrar edelim. Aşağıda Almanya’da Stuttgart
şehrinde 1888 [h.1305] senesinde, neşr edilmiş olan Kürschner ansiklopedisinin
(Muhammed ve İslam dini) hakkındaki yazısını beraber okuyalım. Bu
yazıyı bir ansiklopediden almamız, bu gibi kitapların, tamamen her
hususu yanlış yazamayacaklarına göre, bazı hususları doğru yazmak
mecburiyetinde kalmaları sebebi iledir. Bizi burada asıl alakadar eden
kısım, Peygamber efendimizin ahlakı ve meziyetleri hakkında kullanılan
sözlerdir. Daha bundan yüz sene evvel, İslam dini hakkında hıristiyan
ilim adamlarının neler düşündüğünü de bildirdiği için, bu parçayı
tamamen tercüme ederek sizlere sunuyoruz:

(Muhammed “aleyhisselam”ın künyesi, Ebülkasım bin Abdullahdır. İslam
dininin müessisidir. 20 Nisan 571 tarihinde Mekke’de doğmuştur. Küçük
yaşından beri ticaret ile meşgul olmuş, çok seyahatler yapmış, halk ile
temas etmiş, her şeyi öğrenmeye heveslenmiştir. Daha genç yaşında,
zengin bir tüccardan dul kalmış olan ve işlerini takip için kendisini
yanına almış bulunan, Hatice ile evlenmiştir.

610 senesinde, kendisinin Peygamber olduğuna ve Allah tarafından kendisine vahy geldiğine inanmış ve tek Allah mefhumunu,
birçok putlara tapan Araplara tebliğ için, büyük bir gayret ile
faaliyete geçmiştir. Muhammed “aleyhisselam”, Allah tarafından bu
vazifenin kendisine verildiğine bütün kalbi ile inanıyordu. Mekke
halkının büyük kısmı kendisinin aleyhinde olduğu, fikirlerini şiddet
ile red ettiği, hatta kendisini öldürmek istedikleri halde,
mücadelesini, faaliyetini durdurmadı. Nihayet, kendisine karşı
çıkanların fazla tazyiki üzerine, 622 senesinde Mekke’den ayrılarak
Yesrib [Medine] şehrine gitti. Müslümanlar bu harekete (Hicret) adını
verirler ve takvimlerini bu tarihe göre başlatırlar.

Muhammed “aleyhisselam”, Medine’de birçok taraftar buldu. Bir
putperestlik dini olan eski Arap dinini tamamen ıslah, onlara Allah’ın
bir olduğunu ispat etmek istiyordu. Muhammed “aleyhisselam”ın
bildirdiğine göre, hak din olan İbrahim “aleyhisselam”ın dininde
bildirdiği esaslar ile, Musa ve İsa’nın “aleyhimesselam” bildirdikleri
dinlerin esasları birdi. Fakat sonradan bu dinlerin içerisine bozuk
itikadlar, inanışlar karıştırılarak tahrif edilmiş, yahudilik ve
hıristiyanlık şeklini almıştı. Muhammed “aleyhisselam”, bütün bu
dinlerin birbirinin temadisi, devamı olduğunu ve en temizlenmiş
şeklinin ise, ancak İslamiyet olduğunu herkese anlatıyordu.

(İslam) demek, (kendini tamamen teslim etmek) demektir. İslam dininin
kitabı, Kur’an-ı kerimdir. Diğer dinlerin kitaplarında yalnız manevi
hususlardan bahis olunurken, Kur’an-ı kerimde aynı zamanda, içtimai,
iktisadi ve hukuki hükümler de mevcuttur. İnsanlara dünyada neler
yapmaları lazım geldiği hakkında, hatta medeni kanun şeklinde olan
hükümler çoktur. Aynı zamanda, nasıl ibadet edileceği, nasıl oruç
tutulacağı, vücudun nasıl yıkanacağı hakkında emirler bulunduğu gibi,
diğer insanlara ve başka dinden olanlara karşı nasıl hüsn-i muamele
edileceği hakkında da malumat vardır. Kur’an-ı kerim, müslüman olmayan
zalim hükümetlere karşı mücadeleyi emreder. Bütün esası tek Allah’a
ibadet etmektir. Dini resimleri, heykelleri men eder. Şarabı ve domuz
etini yasaklar. Musa ve İsa’yı da “aleyhimesselam”, Peygamber olarak
kabul eder. Fakat, bunların derecelerinin son Peygamber olan Muhammed
“aleyhisselam”dan daha aşağı olduğunu bildirmiştir.

İslam dinini kabul edenler ve Onun emirlerine uygun olarak yaşayanların
ahirette, içinde dünya zevkleri, nehirler, meyveler, ipekli sedirler
bulunan Cennete gideceklerini ve orada kendilerine genç ve güzel
huriler verileceğini müjdeler.

Muhammed “aleyhisselam”, gayet güzel huylu, güler yüzlü, kibar tavırlı
ve çok dürüst bir zat idi. Daima hiddet ve şiddetten kaçmış, hiçbir
zaman zulüm yapmamıştır. Müslümanların daima iyi huylu, güler yüzlü
olmasını istemiş, Cennete iyi huy ve sabır ile gidileceğini
bildirmiştir. Doğru sözlülüğü, merhameti, fakirlere yardımı,
misafirperverliği, şefkati, daima Müslümanlığın esas temelleri olduğunu
beyan etmişti. Daima kanaat ile yaşamış, debdebe ve gösterişten
kaçınmıştır. Müslümanlar arasında hiçbir sınıf farkı tanımamış, en
fakir bir müslümanın bile hatırını saymıştır. Büyük bir zaruret
olmayınca, zora başvurmamış, bütün meseleleri tatlılık ile, anlaşma
ile, nasihat ve izah ile hal etmeye uğraşmış ve çok kereler bunda
muvaffak olmuştur. 630 tarihinde tekrar Mekke’ye dönerek, bu şehri
kolayca feth etmiş ve çok kısa zaman içinde, yari vahşi Arapları,
dünyanın en medeni insanları hâline getirmiştir.

İslam dini, her birinin hakkını tanımak şartı ile, bir erkeğin dörde
kadar kadınla evlenmesine izin vermektedir. Muhammed “aleyhisselam”, 8
Haziran 632 tarihinde vefat etmiştir.) (Kürschner Ansiklopedisi)

Ansiklopedinin bu yazısını okuduğumuz zaman, şu kanaate varıyoruz:
Bunu hazırlayan tarihçi, İslam dininin Allahü teâlânın dini olduğuna
tam inanmasa bile, bu dinin mükemmel bir din olduğunu ve tek Allah’a
inanmayı emrettiğini, vahşi Arapları medeni yaptığını kabul etmekte,
hele Peygamber efendimizden, pek büyük bir meth ve sena ile
bahsetmektedir. İşte, ne mükemmel bir insan olduğunu bütün dünyanın
tasdik etmek mecburiyetinde kaldıkları Muhammed aleyhisselama, son
derece dürüstlüğü ve sadakati sebebi ile, en büyük düşmanları, azgın
kâfirler dahi (Muhammed-ül-emin) [Kendine güvenilir Muhammed] derlerdi. Bu kudsi vazifeyi, her türlü müşkilata rağmen, devam ettirdi.

Âyet-i kerimelerde mealen buyuruluyor ki:

(Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik.) [Enbiya 107]

(De ki, ey insanlar, ben, Allah’ın hepiniz için gönderdiği Resulüyüm.) [Araf 158]

(Rabbinin sana verdiği nimetlerle mecnun değilsin. Senin için bitmeyen,
sonsuz mükafat vardır. Elbette sen en büyük ahlak üzeresin.) [Kalem 2-4]

(Biz seni bütün insanlara müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik; fakat insanların çoğu bunu bilmez.) [Sebe 28]

(Alemlere [Cin ve insanlara ilahi azap ile] korkutucu [uyarıcı] olarak Furkanı [Kur’anı] kuluna [Muhammed aleyhisselama] indiren [Allah’ın şânı] ne yücedir.) [Furkan 1]

(De ki, insanlar ve cinler birbirlerine yardımcı olarak, bu Kur’anın
bir benzerini ortaya koymak için bir araya gelseler, yemin olsun ki,
yine de benzerini ortaya koyamazlar.) [İsra 88]

(Muhammed “aleyhisselam”, kendi arzusu ile konuşmaz. [Çünkü O, tevhidi ilan ve şirki yok etmek ve dini yaymak ile emr olunmuştur.] Onun [din işlerinde] konuşması ancak vahiydir.) [Necm 3,4]

(De ki, ben de ancak sizin gibi bir insanım. (Şu var ki) bana İlahınızın sadece tek bir ilah olduğu vahiy olunmuştur. [Zatında benzeri, sıfatlarında şeriki, ortağı yoktur.] Rabbine kavuşmak isteyen bir kimse, amel-i salih, faydalı iş işlesin ve Rabbine kulluk etmekte hiç şerik [ortak] koşmasın.) [Kehf 110]

Bütün bu zikrettiğimiz hususlar, beyan ettiğimiz hakikatler,
tertibindeki ilahi nizam, Kur’an-ı kerimin dünyanın en büyük mucizesi
olduğunu, inansın inanmasın herkese gösteriyor.

Âyet-i kerimelerde mealen buyuruluyor ki:
(Allah, Resulünü, hidayet ve hak din, İslamiyet’le gönderdi. İslam dinini, diğer dinler üzerine üstün kıldı. [Muhammed aleyhisselamın hak] Peygamber olduğuna şahid olarak Allah yeter.) [Feth 28]

(Müşrikler istemeseler de, İslam dinini diğer bütün dinlerden üstün kılmak için resulü Muhammed aleyhisselamı, [sebeb-i hidayet olan] Kur’an ve İslam dini ile birlikte gönderen Allahü teâlâdır.) [Saf 9]
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://forum.egitimtube.net
 
Mucizelerin En büyüğü
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
EgitimTube.Net :: Genel Kültür :: Dini Bilgiler-
Buraya geçin: